20 Nisan 2021 Salı
Cevat BAYHAN
Cevat BAYHAN
okuYORUM
02.04.2021 11:06

okuYORUM - ÖZGÜRLÜĞÜN RENGİ MAVİDİR

okuYORUM - ÖZGÜRLÜĞÜN RENGİ MAVİDİR

“İsyan kitabı yazdım ben!”

Kitabevinde Cem Seymen’in yazdığı ilk kitabını karıştırırken gözüme çarpan bu cümle ile satın alıp okumaya karar verdim.

Aslına bakarsanız bir şekilde medyatik olmuş, sosyal medyada ve televizyonlarda boy gösteren, hazır şu ünü yakalamışken bir de kitap patlatayım da paraları toplayayım niyetiyle yazılmış örneklerden olduğunu düşünmüştüm ilk başta. Ama gözüme çarpan cümledeki “İsyan” kelimesi niyetin o olmadığı çağrışımını yaptı bende. Çünkü bu ülkede isyan hak olarak görülmez. Görülse bile uygulamamanız şartıyla görmezden gelinir. Azıcık kafanı kaldır, isyan et; koparıverirler. Lisede Coğrafya öğretmenim gelir bu gibi durumlarda aklıma; “Arkadaşlar, kopya çekmek serbest ama yakalanmamak şartıyla” derdi. Bu da öyle bir şey işte.

Kapadokya’da, tabir yerindeyse; Anadolu’nun bağrında masal tadında bir çocukluk.

“Peribacalarının arasındaki bağlarda, eşeklerin üzerinde, kayısı ağaçlarının tepesinde, gelincik tarlalarının kucağında akıp giden o eğlenceli yıllar kimin damağında eşsiz tatlar bırakmadı ki?” (S:14)

Hayatında bir kez ağaçtan düşmemiş, koşarken düşüp dizini kanatmamış, eve giriş saatinin güneşin batış anları olduğu ve annesi tarafından evin penceresinden adı bağırılmamış bir çocukluğu yaşanmış sayabilir miyiz?

İşte böyle çocukluk günleriyle başlıyor anlatmaya yazar. Ama önce kitabı yazma sebeplerini sıralıyor.

Etki bırakan cümlelerle başlıyor, önce şöyle bir içini döküyor ve sonrası geliyor.

 

İlkokula başladığınız ilk gün susmanız istenir sizden. Cıvıl cıvıl olunması gereken yaşlarda konuşarak kimsenin kafasını şişirmemeniz istenir. Bir disiplin öğretisinin ilk basamağıdır. Büyüklerin yanında konuşulmaz, soru sorulmadan lafa girilmez, yüksek sesle bağırılmaz; bunlar büyük saygısızlıktır. Susmak öğretilir anlayacağınız. Şimdilerde pek o kadar değil sanırım ama benim kuşağımda öyleydi.

Ve bu alınan ilk ders ömrünüz boyunca dilinizde bir pranga gibi kalır. Konuşmanız istenmez, konuşturmazlar.

“O zaman ben de yazarım” demiş Cem Seymen.

Yazmış da…

Hem de çok güzel yazmış.

Çağdaş, pırıl pırıl bir cumhuriyet kadını olan annesi ve dönemin eğitimli insanlarından bir eczacı/siyasetçi olan babanın çocuğu olarak ailesinden baskı görmeden kendi istediği yolda ilerleyen ve ayakları yere sağlam basan bir birey olarak yetişen Cem Seymen, hedeflerine doğru koşarken, karşılaştığı engellerle, yaşadığı korkularla, hissettiği endişelerle, hayal kırıklıklarıyla, sevinçleri ve üzüntüleriyle dolu yaşamını;  arka planda ise kendi kuşağının hüzünlerini de anlatıyor aslında bu kitabında.

Siyasete olan ilgisini babasından geçen genlerden alan Cem Seymen, bir şeyleri başarabilmek ve hedeflerine ulaşmak konusundaki inat ve cesaretini ise annesinden almış. Kitabın hemen başındaki ithafı zaten bunun için. Evlenip İstanbul’u bırakarak Anadolu’nun ortasındaki bir kasabaya sevdiği adamın peşinden gelen bu kadının başardığı işlere ve cesaretine gıpta etmemek elde değil.

Yazar kitabını yazarken pek çok alıntı da yapmış. Şiirleri, anekdotları ve özlü sözleri bölümlerin başında ya da sonunda kullanarak anlatmak istediklerini bu alıntılarla pekiştirmiş. Bunların çoğu hayata bakışını da yansıtıyor anladığım kadarıyla. Bu nedenle çok fazla cümlenin altını çizerek okudum. Yazarlardan ve kitaplardan alıntılar, eğer okumadıysanız yeni kitap listeleri oluşturmanıza neden oluyor. Şeçilen şair ve yazarlar başta olmak üzere alıntılar yaptığı tüm önemli insanlar hep isyan eden ya da karşı çıkan cinsten. Nazım var mesela, Fidel Castro var. Denizler’den de bahsediyor. Attila İlhan’dan da şiir kullanmış Orhan Veli’den de.  Wirginia Woolf, Jack London, George Orwell ve diğerleri. Shakepeare’den de alıntı yapmış.

Özellikle resme olan ilgisi ve ünlü ressamların önemli resimleri hakkındaki görüşleri de benim için çok değerliydi. Dünyanın önemli müzelerini gezmiş, çok önemli tarihi eserleri görmüş ve bunları anlatmış. Bir zaman yolculuğu adeta.

Hedeflerine ulaşmak için çabalarken siyasiler ile olan ilişkileri konusunda bazı bölümleri hayretler içinde okudum. Özellikle milletvekili adayı olabilmek için gerçekten çok olumlu projeleriyle sunumunu yaptığı bir parti başkanı ile geçirdiği sınırlı dakikalar ise tam olarak evlere şenlik. Burada belli bir şahsı, bir siyasi partiyi, bir ideolojiyi veya bir makamı eleştirmek, yermek veya yüceltmek gibi bir kaygım yok. Eminim ki bu kitabı yazarken Cem Seymen’in de yoktu. Ama başarmak isteyen bir gencin önüne ne gibi engeller çıkabileceği -yazının girişinde de bahsettiğim gibi- kafasını kaldıranın kafasının hemen koparılacağı, biraz sesini yükseltenin anında susturulup önünün kesileceğini belirtmesi açısında çok önemli bir tespitini belirtmek istediğini düşünüyorum. Yoksa cennet ülkemizde bu insanlarla mücadele etmenin ve siyaset denen lağım çukurundan kafanızı çıkarmanın ne imkanı vardır ne de bir anlamı. Başaramadıysanız da başarmak istediniz ya; bu herşeye değer.

Tıpkı kitabın girişinde belirttiği gibi;

“Gökyüzüne ulaşmaya gayret edin. Biraz romantik olacak ama maviyi yakalamak hayaliniz olsun. Ulaşamazsanız da önemli değil, yükselmiş olursunuz, fena mı?” (S:15)

Benden bir kuşak sonra dünyaya gelen Cem Seymen 12 Eylül darbesinde daha sekiz yaşındaymış. (Gerçi ben de 14 yaşımdaydım, aynı kuşak bile sayılabiliriz.) Darbe sonrasını, belediye başkanı babasının siyasi kimliği nedeniyle ailesi ile birlikte iliklerine kadar yaşamış. Hem ailece çektikleri sıkıntıları ve hem de darbe sonrası değişen ülkenin yeni toplumsal düzenine uyma sancılarını da anlattığı satırlar çok önemli.

Elbette ki kitap kusursuz değil. Sonuçta burada bir kitap incelemesi yaptığım için gözüme çarpan bana göre bazı ufak tefek eksiklikleri de belirtmek durumundayım.

Yazar kitabın başında bu kitabın bir otobiyografi olmadığını söylüyor ama ben buna katılmıyorum. O niyetle yazmamış olabilir ama çocukluğundan günümüze bir zaman yolculuğu var ve hepsi yaşamından kesitler içeriyor. Otobiyografi değil ama otobiyografik özellikler taşıyor diyelim.

Kitapta çok fazla tekrar var. Örneğin; “Başlarken”, “Önsöz” ve “Sisteme Kafa Tutanın Kafadarı Olmaz” adlı bölümlerden sonra birinci bölüm başlıyor. Bunlar birleştirilip tek bir “Sunuş” yazılması bence daha doğru. Çünkü üçünde de benzer şeyler anlatılmış. Ses yükseltmek, iç dökmek amaçlı yazılmış ve kitabın başında da bunu özellikle belirtmiş ama aynı konudaki gereksiz tekrarlar özellikle kitabın başlarında okuru sıkabilir.

Kitabın edebi bir dili yok. Zaten yazar da bir edebiyatçı değil. Satırları ağdalı kelimelerle süslemek yerine konuşma dilini kullanarak olduğu gibi yazmış. Ufak tefek devrik cümleler, basım kaynaklı imla hataları var. Ben çıkar çıkmaz aldığım için elimde birinci basım var. Kitabın yeni basımları mutlaka olacaktır. Dikkatli bir editoryal incelemeden geçerse sonraki basımlarda bu hatalar düzelecektir. Sosyal medyadan izlediğim ve gördüğüm kadarıyla Türkiye şartlarında güzel bir okur kitlesi şimdiden oluşmuş durumda.

Umuyorum Cem Seymen’in yazın hayatı bu kitapla sınırlı kalmayacaktır. Bunu bir başlangıç olarak kabul ediyor ve uzmanı olduğu konularla ilgili daha sıkı ve ayrıntılı kitaplarını da bekliyoruz. Özellikle tarım, hayvancılık, ekolojik sistem, küresel iklim değişiklikleri, nükleer enerjiye bakışı, ekonomi ve diğerleri gibi.

Beklemedeyiz.

Televizyona yaptığı “Para Dedektifi” adlı programı ile çok iyi tanıdığımız yazarın ekonomiye bakışı, ithalata dayalı bir ekonomi ile yaşanan krizleri atlatamayacağımıza dair tespitleri, mutlaka tarımsal üretime yönelmemiz konusunda verdiği mesajlar çok ama çok önemli. Bu uğurda araştırmalar yapan, projeleri olan böyle bir değerin sesini yükselttiği, hatta isyan ettiği halde kendisini yakın hissettiği kesimlerce dahi görmezden gelinmesi, ekonomiyi ithalat cennetine çevirenler tarafından tepki alması, çok ama çok doğru tespitlerine kulak asılmaması da bir o kadar acı verici.

Maden arama ve çıkarma uğruna su kaynaklarımıza, ormanlarımıza, doğal floraya, yaban hayatına verilen zararları kendisine dert edinmiş. Son dönemde özellikle sosyal medyada bunlara dair mesajlarına çok sık rastlıyorum. İşte bu nedenle kitabını özellikle gençlere ulaştırmak, okutmak, hala tanımayan genç nesle Cem Seymen’i tanıtmak gerekiyor.

Gençlere ulaşmak konusunda benim kuşağıma da önemli görevler düşüyor. Önümüzdeki on yılda ülkenin çehresini, şu anda yetişmekte olan ve Z kuşağı olarak tabir edilen kesimin değiştireceğini umuyor hatta sanıyorum. Dışa bağımlı, teknoloji ve tarım ürünlerini ithal eden, yetişmiş beyinlerini küstürüp batı ülkelerine kaptıran Türkiye’nin artık kendi teknolojisini yaratmaktan, sulu ya da kuru tarıma uygun yüzbinlerce hektar tarım alanını üretime yönlendirmekten, yüzünü kendi toprağına dönmekten başka çaresi yoktur. Coronavirüs pandemisi döneminde bir ülkenin kendi kendine yetebilmesinin önemini örnekleriyle gördük ve görmeye de devam ediyoruz. Sadece Covid_19 aşısı temininde yaşanan dışa bağımlılığın sıkıntılarını örnek göstersek acı gerçeğin farkına varabiliriz.

İşte millet olarak mutlaka gerçekleştirmek zorunda olduğumuz bu büyük değişim, ülkenin kendisini yetiştirmiş, bilinçli, yüzü batıya dönük, teknoloji üreten aydınlık gençleriyle olacaktır.

Cem Seymen gibi cesaret edip bu konuları gündemde tutan, sesini yükselten ve yol gösteren kılavuzlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu apaçık görülmektedir.

Yarınlara umutla bakabilmek için.

Son Haberler

©2016 - BHM | BODRUM HABER MERKEZİ info@bodrumhabermerkezi.com