31 Temmuz 2021 Cumartesi
Cevat BAYHAN
Cevat BAYHAN
okuYORUM
05.07.2021 13:21

okuYORUM - ÇİRKİN KRAL

okuYORUM - ÇİRKİN KRAL

Türk sinema tarihinin en tartışılan figürü, gerçek bir sinema emekçisi Yılmaz Güney’den bahsedeceğimi anlamışsınızdır sanırım.

 

Kimine göre sinema dahisi bir sanatçı, kimine göre duygu sömürüsü yapan arabesk bir varoş insanı.

Kimine göre kaba saba bir mahalle kabadayısı, kimine göre bağrı yanık bir Anadolu delikanlısı.

Kimine göre eli silahlı bir terörist, kimine göre halk kahramanı.

Kimine göre eli kanlı bir katil, kimine göre haksızlığa uğramış bir kader kurbanı.

Kimine göre ülkesine güzel günler getirmek isteyen bir sosyalist-devrimci, kimine göre ülkeyi komünistlere satmaya çalışan bir “anarşik”

 

Yukarıda yazdıklarım sanatçıya nereden ve hangi gözle baktığınıza göre değişir.

İncelemesini yaptığım, “Camları Kırın Kuşlar Kurtulsun” adlı kitap Yılmaz Güney’den onbeş yaş küçük hayat arkadaşı Fatoş Güney’in anılarından oluşmakta. Hayatını paylaştığı sevdiği insanın, çocuğunun babası olan bu büyük sanatçının elbette en güzel yönlerini, elbette en insancıl taraflarını anlatacaktır. Elbette “taraflı” gözle bakacaktır.

Kısa sayılabilecek 47 yıllık ve soluk soluğa yaşanmış fırtınalı bir hayata neler neler sığmış…

Kan davalı bir insan olan babasının, doğduğu topraklardan Çukurova’nın bereketli topraklarına göç etmesi sonrası Muş Vartolu Kürt bir anneden ve Urfa Siverekli Zaza bir babadan Adana’da dünyaya geliyor Yılmaz Güney; ya da asıl ismiyle Yılmaz Pütün. Adana’da geçen çocukluk ve gençlik yılları sonrası üniversite okumak için İstanbul’a gider ve Atıf Yılmaz ile tanışır. Bu tanışma sonrası hayatında Yılmaz Güney olmaya doğru keskin değişiklikler başlar.

Bu incelemenin amacı Yılmaz Güney’i ve sanatını derinlemesine incelemek, kitap, senaryo ya da sinema filmi olsun eserlerine dair görüş bildirmek değildir. İstanbul’un elit sayılabilecek, toplumda saygı gören ve  sevilen bir ailesinin üzerine titrenen genç kızı Fatoş’un, kendisine çok çok farklı bir hayat sağlayacak tüm imkanları elinin tersiyle iterek sevdiği adama gidişi ve onun kaderine ortak oluşunu ön plana çıkarmak ve merak edip okumak isteyenlere kitabın yüzeysel bir incelemesini yapmaktır.

Hayatı bilinen tanınmış insanlar hakkında yazılmış bu tip kitap incelemelerinde sürprizkaçıran vermek gibi bir kaygı olmuyor. Sonuçta o “ünlü” kişinin ne yaşadığı belli, kişisel bir çok özelliği belli, ölüm tarihi, sebebi belli. Burada sanatçının en yakınındaki, onu seven ve hayatını paylaşan can yoldaşının gözünden ve kaleminden kendisini biraz daha iyi tanıma fırsatı bulunmuş olunuyor. Hepsi bu…

Yılmaz Güney politik sinemanın belki de dünyadaki en önemli yönetmeni ve senaristidir. Ülkemizin yakın tarihini ve sanatçının yaşadığı çalkantılı dönemleri de düşünürseniz, ülkenin çok partili demokratik bir sisteme geçme çabalarıyla geçen bol “darbe”li ve fırtınalı yıllarında o dönemin egemen güçlerine daima muhalif olmuş ve Anadolu topraklarında gerçekleşmesini beklediği Marksist-Leninist devrimin hayaliyle solun liderliğine soyunmuş, kendisini de hep o düzeylerde konumlandırmıştır. Böyle hayat yaşayan Yılmaz Güney gibi bir figürün öyle tozpembe bir hayat yaşayabileceği elbette düşünülemezdi. Ve elbette ki ona kayıtsız şartsız hayatını ve sevgisini vermiş eşi Fatoş Güney’in de…

Kitap Fatoş Güney’in doğumu, çocukluğu ve okul yılları ile başlıyor. Başlarda da belirttiğim gibi İstanbul’da çok iyi bir çevrede ve sonsuz bir aile sevgisiyle büyüyor. Her zaman arkasında destek olan ve sırlarını paylaşabildiği eskilerin “Osmanlı bir kadın” diye tarif ettiği özelliklere sahip  anneannesi var. Ailenin statüsü nedeniyle çevresi de ona göre oluyor elbette. İyi okullarda ve iyi öğretmenler tarafından yetiştiriliyor. Bu düzenin böyle devam etmesi, daha iyi şartlarda hatta gerekirse yurt dışında eğitim görmesi gibi bir beklenti varken Yılmaz Güney gibi dönemin belki de en ünlü ve maço erkeği tarafından görülüp beğeniliyor. Bu beğeni tek taraflı olmayınca elbette ki işin seyri değişiyor.

Ailenin tüm karşı çıkmalarına, babasının kendisini evlatlıktan reddetmeye varan sert tepkilerine rağmen Fatoş Güney karalılığını bozmuyor. Kendisine bir eş ve dolayısıyla yeni bir hayat seçiyor. Bu son cümle Ahmet Altan’dan alıntıdır. Ahmet Altan, “Bir kadın değil bir hayat seçersiniz” der. Bu da öyle bir şey işte. Bu arada şunu belirtmeliyim ki; (en azından Fatoş Güney kitapta öyle bahsediyor) Yılmaz Güney genç sevgilisini geleneklere ve teamüllere uygun bir şekilde çiçeğiyle, çikolatasıyla babasından istetiyor ve o ününe ve karizmasına rağmen hep reddediliyor ama sonuçta evlilik bir şekilde gerçekleşiyor. Ayrıntılar kitapta, açar okursunuz.

Yılmaz Güney, siyasi görüşleri ve dönemin kaotik ortamında liderliğine soyunduğu sol mücadele içinde yoldaşlarının arkasında maddi ve manevi olarak durmuş ve bu nedenle hep takip edilip soruşturmalar geçirmiş; halk arasındaki tabirle “fişlenmiş” bir insan. Fakat bu soruşturmalar nedeniyle gittiği her yerde kendisini destekleyen bir dayanak, sırtını yaslayabileceği bir insan bulmuş. Bu, yerine göre bir savcı, yerine göre bir polis, subay ya da bir gardiyan olmuş. Kişisel ünü ve çektiği filmlerdeki “sağlam Anadolu delikanlısı” görünümü, maço tavırları bunda en önemli etken. Ama özellikle fişlenmiş olması ve siyasi olarak verdiği mesajlar nedeniyle dönemin egemen güçleri tarafından çektiği filmlerin sansüre uğramasına, senaryolarının denetlemelerde takılmasına neden olmuş. Hatta bırakın yasaklanmayı, sadece bu nedenlerden dolayı hapse varan cezalar almış.

İşte böyle bir hayatı seçiyor Fatoş Güney…

Bir gece kapı çalıyor ve içeriye polisten kaçan Mahir Çayan ve arkadaşları giriyor. Bu insanları sakladıktan sonra arkadan polis geliyor ve evi arıyor. Kaçakları bulsalar olabilecekleri düşünebiliyor musunuz? Ev günlerce gözetim altına tutuluyor. Ardından bu insanlar evden çıkıp gidiyor ve bir süre sonra her birinin ayrı bir yerden ölüm haberleri geliyor. Verilen mücadelenin bir şekilde parçası oluyorsunuz. Kaç kişi kendi hür iradesiyle böyle bir hayatı seçer? Daha aylar önce yurtdışında eğitim planları yaparken küçücük bir açık verip ömrünüzü zindanlarda geçirebilirsiniz. O da hayatta kalabilirseniz eğer. Böyle bir hayat!..

Hayatlarında öyle iniş çıkışlar oluyor ki; yeri geliyor zirveyi, yeri geliyor dibi görüyorlar. Yılmaz’ın hapse girmesi, uzun süren esaret yılları. Ülkenin çeşitli coğrafyalarında geçen tam anlamıyla oradan oraya savrulan, hüzünlerle, acılarla geçirilen boşa yaşanmış yıllar… Sonrasında hapisten kaçış ve Paris’de kurulan yeni düzene kadar yine savruluşlar, sıkıntılar, acılar…

Fatoş Güney’le yapılan bir gazete röportajında, “Aynı yolu bir kez bile düşünmeden tekrar yürürüm” diyebilecek kadar sevdiği adama sevgisini ve tutkusunu, kitabında sürekli tekrarlamış. Sevgi ve adanmışlık böyle bir şey sanırım.

Bu kitabın hemen arkasından Nihat Behram’ın “Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllar” adlı kitabını tekrar okudum. Kitabın yarısı Yılmaz Güney’in Nihat Behram’a hapisten yazdığı mektuplar ve her mektubun arkasından Nihat Behram’ın gelen mektubun çağrıştırdıklarını belirttiği satırlardan oluşuyor. Kitabın diğer yarısında ise Nihat Behram’ın kendi kişisel hayatı ve bu hayatın içinde her zaman var olmuş Yılmaz Güney ile ilgili yaşanmışlıkları, çatışmaları, yerine göre hesaplaşmaları var. Yolları elbette bir yerde ayrılıyor ama değişmeyen tek şey birbirlerine olan saygı ve sevgileri.

Bu iki kitap kıyaslandığında Fatoş Güney’in herhangi bir konuda yazdıkları ile aynı konuya Yılmaz Güney’in bakışı ve Nihat Behram’a yansıtması ile ilgili taban tabana zıt durumlar görülebiliyor. Bunları irdeleyip nedenlerini araştıracak durumda değilim elbette. Zaten bu yaşanmışlıkları da o dönemin ikliminde ve o insanları o günlerdeki ruh durumlarında düşünmek lazım. Kısacası zaten bizi de ilgilendirmez.

Yılmaz Güney filmlerini izlemek, kitaplarını okumak bugün ülkemizde yasak değil. Ama filmlerini  gösterecek sinema salonu ve televizyon kanalı bulmak neredeyse imkansız. Yayınlanmak istense bile yine bir yerlerde takılacak, örtülü de olsa sansüre uğrayacaktır. Ayrıca filmleri, çekildiği yıllarda o günün şartlarında ve o günlerin bakış açısıyla değerlendirmek lazım. Bugünün gençliği bu filmlere ilgi gösterir mi; tartışılır. Kitapları ve senaryoları gerek yeni basım olarak, gerekse de ikinci el sahaflarda bulunabiliyor. Efsane filmi “Arkadaş” ve onun unutulmaz film müziği Melike Demirağ’ın sesinden hala yüksek dinleme oranlarına sahip. Hem de ölümünün üzerinden 37 yıl geçmesine rağmen…

Her ne kadar yaşadığı dönemin politik iklimi nedeniyle o günün derin egemen güçleri ve anti-sol kesimin yıpratıcı söylemleri nedeniyle haketmediği halde verildiği söylense de, “Boynu Bükük Öldüler” isimli romanı 1972 yılında ilk Orhan Kemal Roman Ödülü’nü, senaryosunu yazdığı ve Şerif Gören’in, Yılmaz Güney’in hapishaneden direktifleriyle yönetmenliğini üstlendiği “Yol” filmi 1982’de Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanmış; 1970 tarihli “Umut” adlı filmi, SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) tarafından yüzyılın en iyi Türk filmi seçilmiştir.

Tarafsız bir gözle baktığımda, kişisel karakteri ve sabıka durumundan bağımsız olarak iddia ediyorum ki, Yılmaz Güney sadece ülkemizin değil dünyanın en iyi üç sinema yönetmeninden biridir, hatta ilk sıradadır. Yaşadığı dönemin teknolojik imkanları göz önüne alındığında, filmlerin nasıl bir baskı altında ve imkansızlıklar altında çekildiği düşünüldüğünde ortaya çıkan ürünün değeri daha da artmış olacaktır.

Kısa denebilecek ömründe belki biraz da kendi baskın karakteri nedeniyle başına gelen talihsizlikler, egemen güce olan isyanı ve Marksist hayat görüşü nedeniyle ülkesinde üniversitelere ismi verilecek kadar büyük işler yapmış sanatçı hakettiği değeri ne yazık ki görememiştir.

Son Haberler

©2016 - BHM | BODRUM HABER MERKEZİ info@bodrumhabermerkezi.com